Şu Kıbrıs Meselesi…
Gazetelerin birinde bir haber; “Eroğlu İstanbul’da Konuştu”. Aslında böyle haberleri pek okumam, ne yalan söyleyeyim. Neden mi? E çünkü Eroğlu İstanbul’da konuşmuşsa, muhtemelen ya bir derneğin, ya bir meslek odasının ya da bunlara benzer bir kuruluşun davetlisi olarak gitmiştir. Gitmekle kalmayıp, orada yaptığı konuşmada, “Şükran sana anavatanımsı” laflar etmiştir, üstüne üstlük, sanki kendisi yıllardır Kıbrıs sorununu barışçıl yollarla çözmeye uğraşıyormuş gibi!, Rum lider Dimitris Hristofyas’ın uzlaşmaz tavrından sürekli olarak şikayet edecektir diye düşünerek bu haberi de okumayacaktım. Ama işte, son zamanlarda bir Kıbrıslı olarak, kendi ülkemin siyasetine yabancılaştığımı, istemli ya da istemsiz, uzaklaştığımı farketmem ve açık konuşmak gerekirse bundan rahatsızlık duymam sanırım beni bu haberi okumaya itti. Tam tahmin ettiğim gibiydi. KKTC’nin Reis-i Cumhur’u Eroğlu, YeniDüzen gazetesinin haberine göre, Mimarlar ve Mühendisler Grubu’nun düzenlediği –neyin ya da nerenin mimar ve mühendisler grubu onunla ilgili bir bilgi yok- çalışma toplantısına katılmış ve orada konuşmuş. Bu yazının konusu bu değil tabi ki. Ağzı olan zaten konuşuyor. Adam zaten Reis-i Cumhur. İstediği kadar konuşur. Lakin şu sıralar sevgili Reis-i Cumhur’un konuşmaları benim biraz canımı sıkıyor. Takip edebildiğim kadarıyla, Eroğlu’nun Kıbrıstaki çözüm ve müzakere süreciyle ilgili halet-i ruhiyesi son zamanlarda pek bir değişmiş. Yazıma başlarken de söylediğim gibi, sevgili Reis-i Cumhurumuz, her fırsatta ve her ortamda, Rum Lider Hristofyas’ın masadaki uzlaşmaz tavrından dem vuruyor ve önümüze sanki kendisi yıllardır müzakere masasında, Kıbrıs’ta barışçıl bir çözüm için mücadele veren, uzlaşmak için sürekli çaba sarf eden bir lider portresi çıkıyor. Ama en azından ben ve benim gibi pek çok Kıbrıslı Türk bunun böyle olmadığını gayet iyi biliyoruz.
Kuzey Kıbrıs’ta ne olup bittiğini anlatmaya başlamadan önce biraz geçmişe dönelim. 2000 yılının Nisan ayına gelindiğinde, Kuzey Kıbrıs ,Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanıyordu. Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, 15 yıldır cumhurbaşkanlığı koltuğunu adeta ‘tapusuna almıştı’ ve Denktaş yine adaydı. Fakat merkez sağın bu kez tek adayı yoktu. Dönemin başbakanı, bu günün cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu da cumhurbaşkanlığına adaydı. Sol kanadın en güçlü adaylarıysa, Toplumcu Kurtuluş Partisi’nden (TKP) Mustafa Akıncı ve Cumhuriyetçi Türk Partisi’nden (CTP) Mehmet Ali Talat’dı. Tıpkı 1995 seçimlerinde olduğu gibi, 2000 yılının 15 Nisanında yapılan seçimler de ikinci tura kalıyordu. Denktaş’ın aldığı oy oranı yüzde 43, rakibi Eroğlu’nunsa yüzde otuzdu. Seçimin ikinci turuna birkaç gün kalmıştı ki, Eroğlu adaylıktan çekildiğini açıkladı. Gündem bir anda değişmişti. Eroğlu’nun adaylıktan neden çekildiği sorusu herkesin ağzındaydı. Sorunun cevabı aslında çok basitti. Türkiye öyle istemişti![1]
KKTC aslında kurulduğu günden beri, hep Türkiye’deki mevcut hükümetlerin ‘istemeleri ve istememeleri’ doğrultusunda yönetilen bir yapı oldu. Bağımsız olduğu, özellikle merkez sağ partiler ve egemenlerce –TC hükümetleri, askeri vesayet- sürekli olarak vurgulanan ama kurulduğu andan itibaren, Lefkoşa’daki TC Elçiliği ve onun beraberindeki yardım heyeti tarafından dayatılan politikalarla yönetilen KKTC, hiçbir zaman ‘normal’ bir devlet olamadı. Son olarak geçtiğimiz aylarda, KKTC’de yaşanan ‘ekonomik paket’ krizleri de, TC’deki mevcut hükümetin -AKP- Kıbrıs’taki temsilcisi olan yardım heyetinin marifetlerindendir. Türkiye’de yaşanan neoliberal politika bombardımanının, yine TC’nin direktifleriyle KKTC’ye uygulanan versiyonlarıdır. Zaten kültürel ve ideolojik olarak, sürekli TC’nin hegemonyacı tutumuna maruz kalan Kıbrıslı Türkler, bu ekonomik paketler ve özelleştirmeler silsilesiyle, TC’ye daha bağımlı bir hale getiriliyor. Tabi bu neoliberal paketler ve özelleştirme cümbüşlerinin esas başlangıç noktası Turgut Özal dönemi oluyor. 1974’ten önce –yani ada bölünmeden önce- Kıbrıs’ın hem kuzeyinde hem de güneyinde tarım ve sanayicilik çok iyi bir durumdaydı. Sanayi teknolojileri bakımından da Kıbrıs çağı yakalamıştı. Fakat Özal’ın Kıbrıs’a yaptığı bir ziyaret sırasında “siz üretmeyin, biz size bakarız, paranızı yollarız” mealinde sözler sarf etmesinin ardından, Kıbrıs’taki tarım ve sanayi üretimi TC eliyle aşamalı olarak yok edilmeye başlandı. İlginç bir şekilde, Kuzey Kıbrıs’ta üretim yapan fabrikalar parça parça sökülüp TC’ye taşındı. Artık Kıbrıslı Türkler deyim yerindeyse üretmiyor ve çareyi ya kamu görevlisi olmakta ya da göç etmekte arıyordu. Tabii bunların beraberinde, Kıbrıslı Türkler, Türkiye’ye özellikle ekonomik olarak daha bağımlı bir hale gelirken, kendi politikalarını Türkiye’den bağımsız üretemez hale geliyorlar.
Havada uçuşan ekonomik paketler ve sürekli olarak özelleştirilmek istenen kurumların yanında son olarak çok gerekliymiş gibi bir de külliye meselemiz oldu. KKTC hükümeti, Vakıflar İdaresi vasıtasıyla, Haspolat bölgesindeki 200 dönümlük bir vakıf arazisini Kıbrıs İlim Ahlak ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı’na –daha önce adını hiç duymadığım bir vakıf- yıllığı 100 TL’ye –yanlış yazmadım yüz tele- kiralıyor ki buna kiralamak değil de hediye etmek dersek daha yerinde olur sanırım. Sonra ortaya konuyla ilgili başka başka şeyler de çıkıyor. KKTC Başbakanı çıkıp diyor ki sözü geçen vakıf, Haspolat’daki araziye 8,5 milyon TL’lik kolej yaptıracakmış ve KKTC’ye hibe edecekmiş. Başbakan bunları söylerken memnuniyet içinde zira bunları yapılan eleştirilere cevaben söylüyor. Sözleri bunlarla bitmiyor. Lefkoşa’nın merkezinde bulunan liseleri de bu devredilen arazinin içine taşımaktan bahsediyor. Devamı da var. Arazinin bulunduğu Haspolat bölgesine bir de yeni camii yapılacağını ekliyor. Bakınız bunları Başbakan söylüyor. Doğru veya yanlış. Nasıl tablo ama? Külliye, eğitim kurumları ve camii bir arada. Bu konu uzun bir süre gündemi meşgul ediyor ama sonra tabir-i caizse ‘havada’ kalıyor. Özet olarak, eğitim bakanı henüz alınmış bir karar olmadığını söylüyor ardından bakanlar kurulu kararıyla buranın kiralandığı ortaya çıkıyor. Konu uzun süre gündemi meşgul ediyor, konuşmalar, tartışmalar, köşe yazıları derken öylece unutuluyor.
Meseleler bunlarla sınırlı değil. 9 Ocak 2012 tarihli Afrika gazetesinde bir haber gözüme ilişiyor. Haberin başlığı “3 Çocuk Yapana Yüzde 33 İndirim” diyor. Kuzey Kıbrıs’ta da bir süredir faaliyet göstermeye başlayan Bulut İnşaat, Gönyeli bölgesindeki Lavinium sitelerinin 3+1’lik dairelerini üç çocuk yapanlara yüzde 33 indirimle satıyor. Üstelik bu proje sadece Kıbrıs’ta pazarlanmıyor. Projenin reklamları, Şişli belediyesinin reklam panolarında karşımıza çıkıyor. Sonra biraz araştırınca bu Bulut İnşaatın başka marifetlerini de buluyoruz. Akşam Gazetesi’nin 25 Aralık 2011 tarihli bir haberinde, Bulut İnşaat’ın yönetim kurulu başkanı Temel Bulut, Akşam gazetesine konuşuyor. Diyor ki, ‘Kuzey Kıbrıs’a alkolsüz ve kumarhanesiz otel yapacağız. Eşiyle çoluğu, çocuğuyla, Türk vatandaşları Kıbrıs’a gidemiyor. Ruslar geliyorsa, Araplar da gidebilmeli”. Sonra da devam ediyor, Türk yatırımcılar olarak Kıbrıs’a sahip çıkmaları gerektiğinden dem vuruyor ve açık açık söylüyor, “Başbakanımız da böyle düşünüyor. Açıkçası ben Başbakan’ın Kıbrıs’la ilgili konuşmalarından esinlendim bu konuda. Bugünkü hükümet Kıbrıs’a yatırımı destekliyor. Fikren de bürokrasi açısından da destekliyor.” Sonra anlatıyor da anlatıyor. Dört beş yıl Kıbrıs’ta kalıp 500 milyon dolarlık yatırım yapmayı planladıklarını, evler, villalar, oteller, dublex yataklı daireler yapacaklarından bahsediyor. Hedef kitlelerinin de Kıbrıs’a okumaya ve çalışmaya gelen kişiler olduğunu söylüyor. Yaptıkları ve yapacakları kampanyalardan bahsediyor. Sonra gazeteci hanım arkadaş soruyor, “Kıbrıs’ta tutar mı bu plan?” –Muhafazakâr otelden bahsediyor- ve Bulut’un soruya cevabı “Biz muhafazakâr otellerin Kıbrıs’ta iş yapacağını düşünüyoruz. Şu anda orada isteyen istediği gibi dolaşıyor, hiçbir değer yargısı yok. Bunu kıramazsak Kıbrıs tek kesimin eline kalmış olur. Eşiyle çoluğu çocuğuyla Türk vatandaşları Kıbrıs’a gidemiyor. Ruslar geliyorsa, Araplar da gelebilmelidir.”Şimdi bakınız, bu işadamı arkadaş bir kere çok düşünceli. Bakınız Arapların Kuzey Kıbrıs’ta tatil yapamamasına ne kadar da içerlemiş. Hemen onlar için harekete geçmiş. Ayrıca Türklerin artarak çoğalmasını kendine adeta ödev bilmiş ve üç çocuklulara indirim vaat etmiş. Yüzde 33 indirim az buz rakam değil vesselam. Kendisi ayrıca değer yargılarını kaybetmiş olan biz Kıbrıslılara, kaybettiğimiz değer yargılarımızı yeniden kazandırarak, Kıbrıs’ın tek kesimin eline kalmasını engelleyeceğini de söylüyor ki bu ‘tek kesim’in kimler olduğunu söylemeyip bizi merak içinde bırakıyor. Sizi bilmem ama benim burnuma buram buram yeşil sermaye kokuları geliyor. Üstelik neoliberal politikalarla harmanlanmış yeşil sermaye bu.
Şu tabloya bir bakınız. Sözde bağımsız özde kukla bir devlet, görünürde bu devlet tarafından idare edilen ama arka planda hep başka egemen güçlerin –TC hükümetleri, 2000’li yıllara kadar askeri vesayet- direktifleriyle yönetilen bir halk! İş o kadar ileriye gidiyor ki, bir inşaat şirketinin yöneticisi bu halkın değer yargılarıyla ilgili fikir beyan ediyor. Bir gazeteci o halkın ne yaşadığını, nasıl yaşadığını, neler hissettiğini, ne istediğini hiç düşünmeden, sormadan, bilmeden, duymadan görmeden, o halkın yaşadığı adayı sadece, binalar dikilen, pis kumarhanelerde vakit geçirilen, beş yıldızlı otellerde güneşli yaz tatilleri geçirilen bir yer olarak görüyor -zira sorduğu sorudan ancak bu anlam çıkarılabilir- ve soruyor “Kıbrıs’ta tutar mı bu plan?” Başkalarının planları, başkalarının paketleri, otelleri, değer yargıları, vsr. Bu liste böyle uzayıp gidebilir. Ben bu ‘başkaları’nın benim adıma karar vermesinden bıktım. Türkiye’deki hükümetlerin ve onun Kuzey Kıbrıs’daki temsilcisi TC yardım heyetinin, ‘bağımsız’ diye atıp tuttukları KKTC’nin her fırsatta iç işlerine müdahale eden, KKTC’yi tanıyan tek ülke biziz deyip sonrada o ülkenin ürettiği malları Mersin Limanın’dan geçirmeyen, sonra da “KKTC’nin ekonomisi kötü durumda, biz bu ekonomik paketle bu kötü durumu düzelteceğiz” diye başlayan cümleler kuran –sanki bu çarpık yapıyı kendileri yaratmamış gibi- yeri geldiğinde hiç utanmadan Kıbrıslı Türkler’in kültürlerine ve yaşam biçimlerine dil uzatmalarından bıktım. Ne TC Lefkoşa Büyükelçisi’nin bir sömürge valisini anımsatan beyanatlarını dinlemek istiyorum ne de TC’nin Kıbrıs’la ilgili paketlerini, planlarını. Bu bitmek bilmeyen işgalin bir an önce bitmesini ve bu hukuk dışı ‘sömürge yönetimi’nin her türlü uzantısının –ve tabi İngiltere ve Yunanistan’ın da- Kuzey Kıbrıs’dan gitmesinin zamanı geldi de geçiyor bile. Bunlar benim ekonomim, benim paketim, benim değer yargılarım değil. Lütfen “ananızı da alıp gidiniz!”
Referanslar
http://www.yeniduzen.com/detay.asp?a=40779
http://www.yeniduzen.com/haber_detay2.asp?a=38488&print=yes
http://www.yeniduzen.com/haber_detay2.asp?a=39749&print=yes
http://www.afrikagazetesi.net/arsivafrika.html
http://www.aksam.com.tr/bulut,-kibrisa-alkolsuz-ve-kumarhanesiz-otel-yapacak–87897h.html
1) Erdal Güven, Helsinki’den Kopenhag’a Kıbrıs, OM Yayınevi, İstanbul, 2003